Gönderen: yeguner | Şubat 11, 2007

‘Mutluluk’ için 14 öneri

Sevmek ve sevilmenin yanına bir de bunların ifade edilmesi eklenmelidir. Sizde eşinizle önerilerimize kulak verebilir, mutluluk için aslında minik adımların yeterli olabildiğini görebilirsiniz.

1. Tebessüm gösterin

Evliliklerde en çok yaşanan sıkıntıların başında eşlerin birbirlerine karşı asık suratlı ve somurtkan bir tavır sergilemeleridir. Asık bir surat, baskılanmış öfke ve sıkıntıların su yüzüne çıkmasına yardımcı olur. Asık bir surat negatif enerji yayar. Evinizi soğuk bir ortama çevirir. Halbuki güleryüz ve tebessüm, muhabbetin kaynağıdır. Muhabbet, bizi mutlu edecek yegâne ilaçtır. Eşinize karşı tebessüm göstermek zor olmasa gerek…

2. Eşinizin ellerinden tutun
El ele tutuşmanın stresi azalttığını biliyor muydunuz? ABD’de evli çiftler üzerinde yapılan bir araştırmada eşlerin birbirlerinin ellerini tutmasının sinirlerin fark edilir bir şekilde gevşemesine sebep olduğu görülmüş. Siz de eşinizin elini tutun. Duygularınızın daha rahat ortaya çıktığını göreceksiniz.

3. Sevdiğinizi sözle ifade edin
Sevgiyi ifade etmek kadınlara oranla erkekler için çok daha zordur. Erkekler sevdiklerini söylemezler. Hanımlar da genelde bundan şikayet eder. Halbuki biz Müslümanlara Peygamber Efendimiz’in (sas), “Mü’min, mü’min kardeşini sevdiğini söylesin.” tavsiyesi vardır. Müslümanlara söylememiz gereken sözleri eşimizden niye esirgeyelim ki? Sevdiğinizi söylemek erkeklere bir şey kaybettirmez…

4. Birlikte dua edin
Eşinizle oturun ve ellerinizi açın, birbiriniz için sesli dua edin. İçinizden geldiği gibi sözcükleri sıralayın. Dua etmek istediğinizden emin değil misiniz? O zaman bunun yerine sahip olduğunuz nimetleri saymayı deneyin. Her gün başınıza gelen üç iyi (büyük ya da küçük) şeyi yazın ve “Bu iyi şey neden gerçekleşti?” diye sorun. Araştırmalar bunu yapanların üç ay sonra ciddi derecede daha mutlu hale geldiklerini gösteriyor. 30 yıl boyunca duanın gücünü araştıran Harvard’lı bilim adamı Dr. Herbert Benson, bütün dua etme biçimlerinin stresi yatıştırdığını, bedeni sakinleştirdiğini ve şifalı bir gevşeme tepkisi uyandırdığını söylüyor. (Ömrünüzü Uzatın, Sally Brown Optimist)

5. Eve gelir gelmez pijamalarınızı giymeyin
İnsanlar, işe ya da bir gezmeye giderken güzel giyiniyor ve süsleniyor. Ama eve gelince hemen rahatlamayı düşünüyor, pijamalarını giyip öyle oturuyor. Bazı eşler neredeyse uzun süre birbirlerini iyi giyimli görmüyor. Eşler, işleri, dostları için giyindikleri, süslendikleri kadar eşleri için giyinip-süslenmiyor. Erkekler, eve gelir-gelmez pijamalarınızı giymeyin. Hanımlar, eşinizin geleceği saatte siz de neden güzel giyinmiyorsunuz?

6. Bayanların doğum gününü, evlilik yıldönümünü unutmayın
Hanımlar, evlilik yıldönümü, doğum günü gibi özel günlerde çok hassastır. Hatta ilk tanıştığınız günü, nişan gününü, evlilik kararını aldığınız günü bile sorabilir. Erkekler genelde özel günleri unutmaya meyillidir. Siz en azından doğum ve evlilik yıldönümünü unutmayın.

7. Sevgi notları bırakın
Eşinizin görebileceği yerlere sevgi notları bırakın. Evde minik kâğıtlara minik sözler yazıp kimsenin ulaşamayacağı (size özel yerler olursa iyi olur) yerlere bu mesajları bırakın. Sevginizi ifade etmek, bu duygunun beslenmesine vesile olacaktır.

8. Gezmeye gidiyormuş gibi giyinin, evde oturun
Eşlerin iyi giyinmesi, süslenmesi ve birbirlerine değer verdiklerini hissettirmeleri çok önemlidir. Ama bugün bu ters işliyor. İş ve arkadaşlar için iyi giyinilirken, eşler birbirlerine bu yönde değer vermezler. Siz de haftada bir gün güzelce giyinin; ama dışarı çıkmayın, evde baş başa vakit geçirin.

9. Emir kipiyle değil rica kipiyle konuşun
Emretmek, bütün konuşmalarda emredici bir üslup kullanmak hitap ettiğimiz kişiyi rencide eder. Bu, eşimizse daha da üzücü olur. Emir kipiyle konuşmak yerine, rica etmeyi denemek size ağır gelmemeli. Bu bizden bir şeyleri alıp götürmez. Bilakis bize daha da saygınlık kazandırır. Üstelik eşimizin bizim gerçekten hayat ortağımız olduğunu göstermiş oluruz.

10. Sabah kahvaltılarını beraber yapın
Evlilik hayatında eşler arasına iş ve çocuklar girdiğinde karı-kocanın görüşmeleri bile neredeyse asgariye iner. Siz bunun için ailenizin birlikte olduğu zaman dilimlerini iyi değerlendirin. Bu zaman dilimlerinden biri de sabah kahvaltılarıdır. Uyku mahmurluğunu yenip, eşinizle biraz da erken kalkıp kahvaltıda muhabbet etme fırsatı bulabilirsiniz.

11. Dışarıda baş başa yemek yiyin, “aynısı evde daha az maliyetli olur” diye düşünmeyin
Özellikle çocuk sahibi olan çiftlerin en önemli sorunlarından biri, kendilerine vakit ayıramamalarıdır. Bütün gün çocukla işle uğraşmak anne ve babayı yorar. Bir saat de olsa çocukları bir yakınınıza emanet edip, eşinizle dışarıda yemek yemek size güç katacaktır. Aslında ihtiyacınız olan, dışarıda yemek yemek değildir. Ama bu size farklı bir ortamda, yalnız konuşabilme, birbirinize vakit ayırma fırsatı verecektir.

12. Eşinizi kapıdan duayla uğurlayın
Özellikle ev hanımları sabah erken kalkmada zorluk yaşıyor ve eşlerini göndermeyi bir vazife addetmiyorsa, bunu bir daha düşünmeliler. Eşinizi kapıdan uğurlamak onun kalbinin bir yarısını evde bırakmasına vesile olur. Hele eşinize, “Biz açlığa dayanırız; ama ateşe dayanamayız. Bize helal rızık getir. Allah işini rast getirsin…” demek onu helal kazanca motive eder.

13. Eşinizin ailesine muhabbetle davranın
Eşlerin birbirlerinin aile yakınlarına söyledikleri hoş olmayan sözler, eşlerin duygularını da etkiler. Sizin hanımınızın amcasına ya da hanımınızın sizin ablanıza ima yollu da olsa söyleyeceği sözler, eşlerin kalplerindeki muhabbeti sarsar. Siz sevginize, başkaları yüzünden zarar vermeyin. Eşinizin ailesine gösterdiğiniz muhabbet, eşinizin size göstereceği muhabbeti de artıracaktır.

14. Hitap ederken güzel sözler kullanın
Eşlerin birbirleri hakkında ima edici, itham edici, yargılayıcı, denetleyici sözler sarf etmesi ve bunun davranışlarla da yapılması hep olumsuz sonuçlar doğurur. Eşlerin birbirine güvenini silip atar. Evlilikte güven kalktığı zaman da huzursuzluk başlar. İtham edici tavırlar, “sen bana göre değilsin” mesajı verir. Bu tavırlar sevgiyi öldürür.

AYŞEGÜL YARAR

Kaynak:Ailem/Zaman

Gönderen: yeguner | Şubat 11, 2007

Bilim terazisinde aşk tartmak

Duygu ve düşüncelerimizin gen ve hormonlardan kaynaklandığı ve bu nedenle de bazı duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olmayacağımız yanlıştır.

Beyin nihayet kendini keşfediyor. Bu keşiflerin ötesinde insanlığı hangi sürprizler bekliyor henüz bilmiyoruz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Zira bilgimiz arttıkça bilmediklerimizin boyutlarının tahayyülümüzün ötesinde olduğunu fark ediyoruz. Bilgimiz arttıkça basit açıklamalar yerlerini karmaşık spekülasyonlara bırakıyor. Gerçekte hal böyleyken, bilimsel bilginin özellikle medya aracılığıyla halka arzında çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Sözü getireceğim yer aşkın biyokimyası.

Duygu, düşünce ve davranışlarımızla beynimizdeki biyokimyasal faaliyet arasındaki ilişkiye değin bilgilerimiz gün be gün artıyor. Gerçekten de her türlü düşünce, duygu ve davranışımızın beyinde bir karşılığı var. Ama bu, insana ait tüm niteliklerin beynin biyokimyasal süreçlerince belirlendiği anlamına gelmiyor. İşte bilimsel bilginin kullanımında en büyük hata da bu noktada yapılıyor. Sonuçta gazetelerde, dergilerde hatta konuyla ilgili sözde bilimsel kitaplarda hayretten ağzımızı açık bırakacak ifadelerle karşılaşıyoruz. Örneğin bir kitaptan alıntıladığım şu iki cümleye bakalım; ‘Sadakat görevi de oksitosin ve vazopresin hormonlarına verilmiş durumdadır. Hatta bu hormonların aşısının eşlere zerk edilebileceği günü iple çeken insanlar vardır’.

Sadakat, insana ait bir sorumluluktur. Sorumlu olan bizzat insanın kendisidir. Sadakat eğer bir görevse, bu görev insan bedenine ya da bedenin bir bölümüne ya da bu bölümdeki bir nörokimyasal sürece ya da bu süreçte yer alan herhangi bir hormon ya da nörotransmittere yüklenemez. Eğer böyle olsaydı insan olmak ne kolay olurdu. İşin gerçeği, o zaman ‘insan olmak’ diye bir şey olmazdı. Öyle ya, hormonlar görevini yapmıyorsa insan ne yapsın. Bu tam bir materyalist indirgemeci yaklaşımdır. Şimdi bu indirgemeci yaklaşımın sonuçlarını biraz daha açalım. Eğer sadakatten bazı hormonlar sorumluysa ihanetten de sorumlu bazı hormonlar olması gerekir. Ya da ihanet, sadakat hormonlarının görevlerini yapamamalarının ikincil bir sonucu olabilir. İki durumda da sonuç değişmez. Her iki durumda da ihanetin bedeli en azından bir vicdan azabı değil, gerekli hormon preparatını satın almak olur yalnızca. Alıntıladığım ikinci cümlede de sadakat hormonlarının aşısını heyecanla bekleyen eşlerden bahsediliyor. Sadakatsizlik bir hormon aşısıyla çözümlenemeyecek kadar girift bir ilişki sorunudur. Öyle girift ki arka planında bir yığın psikolojik, sosyokültürel dinamik vardır. Bu dinamikler anlaşılmadan insan anlaşılamaz. Bu arada, sadakati önemseyen eşlere şu kötü haberi de verebiliriz; insani ilişkilerin giderek parçalandığı postmodern narsizm çağında sadakat hormonlarından daha çok ihanet hormonlarının talibi olacaktır.

Aşkın biyokimyasına dair medyada yer alan yazıların büyük bölümünde yukarıda eleştirdiğimiz indirgemeci yaklaşım ve abartılı üslup kullanılıyor. Yazıların genel havası şöyle; ‘Bilim aşka el atıp onu laboratuvara soktu. Aşktan sorumlu hormonlar birer birer keşfediliyor’.

Verilerin yorumlanmasına ilişkin vahim yanlışlar bir tarafa, bu çalışmaların pek azı insanlar üzerinde yapılmış. Oysa insanlar üzerinde yapılan pek az çalışma var. Laboratuvar çalışmalarının büyük bölümü deney farelerinin davranışlarıyla ilgili. Örneğin bu deneylerden birinde tek eşli ve çok eşli iki tür tarla faresinin beyni incelenmiş. Bu iki tür arasındaki temel farkın, beyinlerindeki oksitosin ve vazopressin hormon reseptörlerinin yerlerinin değişikliği olarak bulunmuş. Farelerin davranışlarıyla beyin biyokimyaları arasındaki ilişkiler belli bir ölçüde insan davranışlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Ama nihayetinde insan, fare değildir.

Diyelim ki benzer bulgular sadık insanlarla sadakatsiz insanların beyinlerinde de gösterilsin. Ben de, çok büyük bir ihtimalle her iki grubun beyin biyokimyalarının farklı olduğunu düşünüyorum. Ama bu veriler bize, insani sadakatin bu hormonlara indirgenebileceğini söylemez ki. Şimdi de insanlarda yapılan bir deneye bakalım. Bir grup deneğe (âşığa) bir kez sevgililerinin bir kez de herhangi bir kişinin resmi gösterilmiş ve her iki durumda beyin etkinliği tespit edilmiş. Âşıklar sevgililerine bakarken, ventral tegmentum ve limbik sistem denen beyin bölgelerinin etkinleştiği görülmüş.

Bu arada dopamin ve noradrenalin gibi uyarıcı nörotransmitter düzeylerinin yüksek, serotonin düzeylerinin ise düşük olduğu gözlenmiş. Peki bu verileri nasıl yorumlayalım? Mesela şöyle diyebilir miyiz? Beynin ventral tegmantum ve limbik sistemi âşık olur ya da âşık olan beyindir. Eğer indirgemeci materyalist bir zihnimiz varsa diyebiliriz. Oysa âşık olan, bedeni de muhtevi, insan denen mahluktur. Ama bu, aşk hali içinde beynin ve bedenin biyokimyasının değişmediği anlamına gelmez.

Aslında yukarıdaki deneyin nihai anlamı, İbni Sina’nın genç bir erkeğin hastalığını nabzını tutarak teşhis etmesinden çok farklı değil. Anlatıldığına göre İbni Sina, hastalığı bir türlü teşhis edilemeyen bir delikanlının asıl sorununun bir aşk derdi olduğunu anlar. Başucuna oturur, nabzını tutar ve sohbet etmeye başlar. Konuşma esnasında sevgilisiyle ilgili olabilecek bahisler açıldıkça delikanlının nabzı hızlanır. Sonunda büyük hekim kalp atım hızındaki değişikliklerin izini sürerek, gencin kime âşık olduğunu ve maşukunun nerede yaşadığını tespit eder. Ama aynı İbni Sina aşk üzerine bir risale yazar ve bu kitapçıkta basit cansız maddede bile aşkın var olduğunu söyler. Daha sonra nebati ve hayvani nefislerdeki aşkı anlatır ve aşk bahsini İlahi aşkla noktalar. Ama günümüzün popüler aşk bilimi yazılarında İbni Sina’daki gibi aşkın ne tanımı vardır ne de kategorileri.

Konunun bir diğer boyutu da aşk denen ruhsal durumun giderek bir psikiyatrik soruna indirgenir olması. Elbette aşk bir psikiyatrik sorunmuş gibi görünebilir ya da gerçekte psikiyatrik bir sorun aşk suretine bürünebilir. Bütün bunları ayırt edebilmek için biraz olsun aşkın farklı vechelerini görebilmek gerekir. Bu konuyu detaylandırmayacağım. Ama en azından popüler aşk biliminde sözü edilen aşklarla, Yunus’un, Mevlânâ’nın bahsettiği aşk arasında bir nitelik farkı olduğunu görelim. Yoksa böyle der miydi Yunus;

İşidin ey yarenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere verilmez
Hürmetli nesnedir aşk

PROF. DR. HAYRETTİN KARA

Kaynak:Ailem/Zaman

Gönderen: yeguner | Şubat 11, 2007

Tıp teşhisi koydu: Hastamız âşık!

“Aşk nedir?” sorusu, insanlık var oldu olalı sorulan; ama cevabında mutabakata varılamayan bir muammadır. Ancak son yıllarda yaşanan aşk cinayetleri ve aşk vakaları neredeyse “aşk bir hastalıktır” sonucunu doğurdu. Aşk kavramının yeni bilgilerle değerlendirilmesi gerektiğini düşünen iki uzman, kara sevdalıların tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor.‘Bu akşam ölürüm, ya benimsin ya toprağın, ölümüne sevda, esirin oldum…’ şeklindeki cümlelerle şarkılarda sıkça geçen kara sevdalar yoksa birer hastalık mı? Mecnun bu devirde yaşasaydı yine Leyla için çöllere düşer miydi? Ya da çağın âşıklarına uyup sürekli Leyla’nın çevresinde dolaşır, radyolardan onun için şarkı ister ve duvarlara “Seni seviyorum Leylaaa” diye mi yazardı! Ferhat, Şirin için dağları deler miydi? Yoksa Şirin’in derdine Boğaz Köprüsü’ne çıkıp “Şirin gelmezse kendimi atarım” naraları mı atardı?

Peki, insan âşık olduğu kişinin onu istememesine hatta yanına yaklaşmaması için mahkeme kararı çıkartmasına rağmen sevmeye nasıl devam eder? Her türlü hakarete rağmen neden onun çevresinde dolaşır, telefonlar açar, yollarına güller döker… Hatta aşkı için ölür ya da sevdiğini öldürür… İşte uzmanlar bu duruma “takıntılı aşk” adını veriyor ve takıntılı aşkları hastalık olarak değerlendiriyor. Sadece takıntılı aşklar değil, literatüre geçen birçok aşk hastalığı var. Ve aşk hastalıkları o kadar çok yaygınlaştı ki artık liselerde bile aşk cinayetleri işleniyor. Aşk vakaları ve cinayetleri gazetelerin üçüncü sayfalarından manşetlere taşınıyor.

Bilim, sonu cinayetlere varan toplumsal zararlara sebebiyet verdiği için aşkı yeni bilgilerin ışığında yeniden ele alıyor. İşte bu amaçla uzman psikolog Zehra Erol ve uzman Dr. Funda Güdücü Sağır da, hastalarının öykülerinden yola çıkarak aşk hastalıklarını kaleme almışlar. Erol ve Sağır’ın yazdığı “Takıntılı Aşklar” kitabı Timaş Yayınları’ndan çıktı.

“Aşk nedir?” sorusuna Güdücü, bilimsel bir cevap veriyor: “Aşkın kaynağını, sebebini, biçimini, sürekliliğini sağlayan beyindir. Anlatılan bir duygu da olsa, aşk beynin fizyolojik, yapısal, işlevsel durumuna bağlı gelişen bir olgudur.” Güdücü, aşkın hastalıklı olması ya da olmamasının beynin işlevlerine bağlı olduğunu söylüyor. Beyinde aşkla ilgisi bulunduğu düşünülen hormonlar; “serotonin, dopamin, noradrenalin”dir. Güdücü, yapılan araştırmanlara göre romantik aşk ile serotonin hormonunun düşük seviyesi arasında bir bağlantı olduğunun anlaşıldığını anlatıyor. Bu hormonlar beyinde bir de ruhsal hastılıklarda düşük seviyede oluyor!

Zehra Erol ise takıntılı âşkların nedenini karşısındakinden ayrılmayı kabul etmeme olarak açıklıyor: “Kopamadığı, karşısındaki kişi değil, kendi zihninde idealize ettiği kişidir. Kopamama nedeni de sevgi ihtiyacı, yalnız kalma endişesidir.” Günümüzde diziler, şarkılar, filmler hep aşktan söz ediyor. Hatta liseliler arasında âşık olmayan ya da aşkı olmayanlar dışlanıyor. “Bunun sebebi aşka duyulan açlık mıdır?” diye soruyoruz. Erol, en önemli sebebinin aile olduğunu anlatıyor. “Ailede göremediği sevgiyi dışarıda arıyor çocuklar.” diyor.

Aşk hastalıkları

Erotomanik aşklar: “Erotomanik tip, sanrısal bozukluk” denilen rahatsızlıkta kişi, çevresindeki herkesin, özellikle de âmirinin, patronunun ya da bir ünlünün kendisine hayran olduğunu düşünür, hatta aşkı olduğuna inanır.

Paranoid aşklar: Aşırı şüpheci kişilerin sevdiklerine güvenmemesidir. Sürekli kıskançlık krizlerine girer. Size değil çevreye güvenemediği için böyle davrandığını söyler. Aslında onun kendine güveninde problem vardır. Böyle âşıklara karşı daima dürüst davranmak gerekiyor. Yoksa sevdiğine de kendisine de zarar verebilir.

Antisosyal aşklar: Topluma ve insanlara zarar verirler. Ama bundan vicdan azabı duymazlar. Hırsızlar, kapkaççılar ve hatta ailelerine, kendilerine eziyet eden, alkol ve madde müptelası olan bu kişiler hiç kural tanımazlar. Dürtüsel davranışları ilk zamanlarda onun tutkulu bir âşık olduğunu düşündürebilir. Fakat antisosyal kişiler kolay kolay vicdan azabı duymadıkları için sevdiklerine zarar verir. Antisosyal erkekler genellikle bağımlı kadınlarla evlenirler. Çünkü tüm yaptıklarına ancak bağımlı kişilik yapısında birisi tahammül edebilir.

Depresif aşklar: Depresif kişileri mutlu bir ifadeyle göremezsiniz. Belki de onların mutluluğu, mutsuzluktur. Zaten onlar aşkı adeta acı çekmek için yaşarlar. Depresif âşık sevdiğine hiç kavuşamayacağını ya da kavuşsa bile hiç mutlu olamayacağını düşünür. Depresif bir kişiyi sevenler, ona karşı sakin ve anlayışlı olmalıdır.

Gülizar BAKİ

Kaynak:Cumaertesi/Zaman

Gönderen: yeguner | Ocak 30, 2007

AŞK

Hayatın hızıyla yaşadık o aşkı
Her şey bir anda başladı
Yaşandı
Ve bitti... 

Yan yana gidip de bir süre
Ayrı yönlerde uzaklaşan
İki tren gibi... 
Ataol BERHAMOĞLU
Gönderen: yeguner | Ocak 30, 2007

AŞK

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlarda gidiyorlar. Gitsinler
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı,
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı 

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu 

Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullular
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi ki sevmek
Ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bırakasalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik 

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir  iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik. 
Cemal SÜREYYA
Gönderen: yeguner | Aralık 23, 2006

Sevgiyle Kal…Sevgiyi Yüreğinden Eksik Etme!

Kendimle savaşım ve duygularımla verdiğim o sayılı mücadele
sanırım bu gece sona erdi. Ve ben ilk defa demir kapıların ardında
gizli güneşimin senin yüreğine doğmasına izin verdim.

Hiç böyle olmamıştım ben bilmem, belki de olmuştum…
Gökyüzünü izledim bütün gün. Ve ağaçları ve kuşları ve seni…

Öyle huzur dolu ve öyle mutluydum ki, içimde taşıdığım ve
ağır diye nitelendirdiğim bu sonsuz sevginin aslında beni
yenileyen tek duygu olduğunu farkettim her tebessümde.

Çünkü, gözlerimde senin derinliğin, ellerimde senin sıcaklığın
ve ruhumdaki varlığınla beni sen, sadece sen yaşatıyordun…

Ve artık ağır gelmiyordu bu aşk bana. Özümdeydi ve bir parçamdı
tıpkı senin gibi… Aşık olmaktan utanmadım bu gece…

Eskiden hafif derdim bu yüce duyguya, sadece hafif…
Belkide gereksiz bulurdum, bilmiyorum.

Kalpte derin, koparması zor ve sürekli içerilere işleyen korkunç
bir yara olduğunu düşünürdüm aşkın. Belki de doğru… Yaraydı.

Ama gelişimini izlediğin ve kendi ellerinle iyileştirdiğin bir yaraydı bu.
Şimdi, kalbimdeki yaranın acısı, o yürek yanması daha da büyüyor.

Bu çektiğim acı, sana olan sevgimi yüceltiyor, sonsuzlaştırıyor adeta…

Bilmezdim duyguların en yücesini bu derde düşmeden önce ve
hissetmezdim hiçbir insanı böyle yüreğimde seni sevmeden önce…

Bu gece odamın duvarları haykırdı bana,
“Aptal! Bunun adı aşk.” diye.

Ve susturamadım kalbimin çığlıklarını… Derken gözyaşlarım
ve hıçkırıklarım bozdu gecenin bütün o güzelim sessizliğini
ve uyandırdı beni tatlı rüyamdan.

Sen rüya idin, ben rüya idim ve yaşam koskocaman bir rüya
idi yalnızca… Beni sana bağlayansa gördüğüm rüyanın
en büyülü, en şehvetli anıydı sadece…

Biliyorum, sen beni hiç tanıyamayacaksın. Belki, hiçbir zaman
cesaretimi toplayıp konuşamayacağım seninle;
Ama senin o büyülü sevginle yaşayacağım.

Kimbilir… Belki de bir gün, bir yerde görüşmek ümidiyle…
Sonsuz Sevgiyle Kal…
Sevgiyi yüreğinden hiç ama hiç eksik etme…

http://www.balca.net

Gönderen: yeguner | Aralık 23, 2006

SEN’LE SOHBET…

Sevmek…

“Sevmek” dedim.
“Yoluna ölmek” dedi.

“Yol” dedim.
“Alıp başını gitmek” dedi.

“Gitmek” dedim.
Bir “Ahh” çekip, “Dostlardan ayrılmak” dedi.

“Dost” dedim.
Durdu. Bana baktı. “Dost” diye mırıldandı.
“Yüreğime nasıl koysam bilemediğim” dedi.

“Yürek” dedim.
“Dünyaları içine sığdıramadığım” dedi.

“Dünya” dedim.
“Hayatın bir yüzü” dedi.

“Yüz” dedim.
“Ardında ne gizli bilemediğim” dedi.

“Giz” dedim.
“Hep çözmeye çalıştığım” dedi.

“Çalışmak” dedim.
“Bitmeyecek öykü” dedi.

“Öykü” dedim.
“Binlercesini içimde gizliyorum” dedi.

“Gizlemek” dedim.
“İşte, her şeyin bitimi” dedi.

“Şey” dedim.
“Sevda” dedi.

“Sevda” dedim.
“Peşinden koştuğum” dedi.

“Koşmak” dedim.
“Hayat, bir maraton” dedi.

“Hayat” dedim.
“Öyle kısa ki!” dedi.

“Niçin kısa?” diye sordum.
“Yaşanacak çok şey var, zaman yok” dedi.

“Yaşanması gereken ne var? ” diye sordum.
“Aşk” dedi.

“Kaç kere?” diye sordum.
“Bin kere” dedi, “Milyon kere”

“Neden bir kere değil?” diye sordum.
“Bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk” dedi.

“Önce ona varsan olmaz mı?” diye sordum.
“Keşke olsa” dedi, “Ama önce yoğrulmak gerek”

“Acı çekmek mi?” diye sordum.
“Evet, aşk acısında yok olmak” dedi.

“Yok olunca!” dedim.
“İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın” dedi.

“Gerçek aşk!” dedim.
“Büyük o!” dedi.

Durdum. Durdum. Ve sustum!

“Neden sustun?” diye sordu.
“Yüreğim titredi sanki” dedim.

“Neden?” diye sordu.
“Bilmiyorum” dedim. “Büyük O!”

“Evet” dedi, “Büyük O!”
“Nerede?” diye sordum.

“Her yerde” dedi.

“Nasıl?” diye sordum.
“Yüreğini aç” dedi.

“Yüreğimi açmak!” dedim.
“Bir tebessümle bak her şeye” dedi.

“Tebessüm” dedim.
“Her kapının anahtarı” dedi.

“Kapı” dedim.
“Girmeden bilemezsin” dedi.

“Ya korku!” dedim.
“Bilinmeyenden korkar insan” dedi.

“Ben bilmiyorum” dedim.
“Neyi?” diye sordu.

“Ben’i” dedim.
“Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben kimim?” diye sordum.
“Sevgiyle beslenensin” dedi.

“Kimin sevgisiyle?” diye sordum.
“Büyük O’nun” dedi.

Durdum. Durdum. Yine sustum.

“Kimsin?” diye sordum.

“SEN’im” dedi.

http://www.balca.net

Gönderen: yeguner | Aralık 23, 2006

YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK

Aşıklar sadece daha iyiyi umut etmeyi değil,
onu yapmak için çaba göstermeyi de öğrenirler.
Aşkı sıradan şeylerin tutsağı yapmak, onun tutkusunu almak
ve onu sonsuza kadar yitirmek demektir.

Gerçek sevgi, kimin daha kârlı çıkacağını düşünmeden
bir insana vermeyi düşünmektir.

Engellere üzerinden aşılacak fırsatlar olarak bakarsak
sadece çözüm bulmakla kalmayız,
kendimizin genel sorun çözme yeteneklerimizi de artırırız.

Sevgi yetişmek için en verimli toprağı sunar bize.
Sevgi, eski yaraları açmak değildir, onları kapatmaktır.
Ayağa kalkıp yaşamaya devam etmek demektir.

Kalp; tutkularımızın yaşadığı yerdir.
Çok narindir, kolayca kırılır ama inanılmaz derecede esnektir.
Kalbi aldatmaya çalışmanın anlamı yoktur.
Onun yaşaması bizim dürüstlüğümüze bağlıdır.

Yaşam; sevgiyle de korkuyla da yürütülse her zaman
bir serüvendir. Korku; yaşamın sınırlandırılmasıdır, hayırdır.
Sevgi; yaşamın özgürlüğe kavuşturulmasıdır. “Evet” deyin.

Derdin ne kadar oturmuş, görünüşün ne kadar umutsuz,
yanlışın ne kadar büyük olduğu hiç fark etmez.
Sevgiyi yeteri derecede anlamak hepsini yok edecektir.

Olgun insan, pek çok yol, pek çok çözüm ve
pek çok sonuç olduğunu bilir. Sevgi kusursuzlukta ısrar etmez.
Ama kim olduğumuz ve nasıl davrandığımız arasındaki
önemli ilişkiyi fark etmemizi gerektirir.

Ne kadar akıllı ya da duyarlı olursa olsun
herkesin yanlışlık yaptığını ve herhalde de yapmaya
devam edeceğini görüp bilmek rahatlatıcı bir şeydir.
O yüzden; neden kusurlarımızı kabul edip,
insan soyuna katılmıyor ve rahatınıza bakmıyorsunuz?

Kendilerine inananlar ve yaşadıkları an’a güvenenler
yaşamı en keyifli bulanlardır. Bunlar, geçmişin pişmanlıklar değil,
anıları depolayacak bir yer olduğunu, geleceğin korku değil,
umutla dolu olması gerektiğini öğrenmişlerdir.
Ve bizim sadece günümüze ihtiyacımız vardır.

Sevmekle geçen bir yaşam; asla sıkısı olmayacaktır.

“SENİ SEVİYORUM” demekten asla bıkmayın ve sakınmayın.

Sadece kalp için hasat zamanı yoktur.
Sevgi tohumu sonsuza dek yeniden ekilmelidir.
 

Leo Buscaglia

http://www.balca.net

Gönderen: yeguner | Aralık 23, 2006

KORKARAK YAŞIYORSAN

Öyle bir hayat yaşadım ki;
Cenneti de gördüm cehennemi de

Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım.

Öyle bir rol vermişler ki;
Okudum, okudum anlamadım.

Öyle bir hayat yaşadım ki;
Son yolculukları erken tanıdım

Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan anladım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım, hem güldüm halime.

Sonra dedim ki,
Söz ver kendine!

Denizleri seviyorsan,
Dalgaları da seveceksin.

Sevilmek istiyorsan,
Önce sevmeyi bileceksin.

Uçmayı seviyorsan,
düşmeyi de bileceksin

Korkarak yaşıyorsan,
Yalnızca; hayatı seyredersin…

Şebnem Ferah

Gönderen: yeguner | Aralık 23, 2006

Diyebilseydim

Anladım diyemem ki ! Suçluyum.
Belki ben anlatamadım sana kendimi
Tutuştum, yandım da yokluğunda her gece
Yine gözyaşlarımla söndürdüm kalbimi.
Her gün her dakika seni özlerdim
Bitmezdi kederim senin yanında bile
Susardım, gözlerime baktığın zaman
Mermer bir heykelin çaresizliğiyle

Oysa neler düşünürdüm sen yokken
Sana kavuşunca neler söylemek isterdim
Dakikalar bir ışık hızıyla geçerdi
Ayrılık başlayınca ben biterdim.

En kötüsü beni koyup gitmendi
O, öyle bir yalnızlıktı anlatılmaz
Hep yarım kalmış heyecanlar hazlar içinde
Biterdi bir kış, geçerdi bir yaz.

Ve nice yıllar kovalardı birbirini
Gözlerimde gitgide büyürdü mesafeler
Bütün teselliler uzaklarda kalırdı
Bütün çiçekleriyle solardı bahçeler

Ne olurdu saadetlerin en büyüğü
İşte ellerimde al, diyebilseydim
Anlardın ve hiç gitmezdin, değil mi?
Bir gün duyduğum gibi kal diyebilseydim.
Ümit Yaşar Oğuzcan

Older Posts »

Kategoriler

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.