Gönderen: yeguner | Şubat 11, 2007

Bilim terazisinde aşk tartmak

Duygu ve düşüncelerimizin gen ve hormonlardan kaynaklandığı ve bu nedenle de bazı duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olmayacağımız yanlıştır.

Beyin nihayet kendini keşfediyor. Bu keşiflerin ötesinde insanlığı hangi sürprizler bekliyor henüz bilmiyoruz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Zira bilgimiz arttıkça bilmediklerimizin boyutlarının tahayyülümüzün ötesinde olduğunu fark ediyoruz. Bilgimiz arttıkça basit açıklamalar yerlerini karmaşık spekülasyonlara bırakıyor. Gerçekte hal böyleyken, bilimsel bilginin özellikle medya aracılığıyla halka arzında çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Sözü getireceğim yer aşkın biyokimyası.

Duygu, düşünce ve davranışlarımızla beynimizdeki biyokimyasal faaliyet arasındaki ilişkiye değin bilgilerimiz gün be gün artıyor. Gerçekten de her türlü düşünce, duygu ve davranışımızın beyinde bir karşılığı var. Ama bu, insana ait tüm niteliklerin beynin biyokimyasal süreçlerince belirlendiği anlamına gelmiyor. İşte bilimsel bilginin kullanımında en büyük hata da bu noktada yapılıyor. Sonuçta gazetelerde, dergilerde hatta konuyla ilgili sözde bilimsel kitaplarda hayretten ağzımızı açık bırakacak ifadelerle karşılaşıyoruz. Örneğin bir kitaptan alıntıladığım şu iki cümleye bakalım; ‘Sadakat görevi de oksitosin ve vazopresin hormonlarına verilmiş durumdadır. Hatta bu hormonların aşısının eşlere zerk edilebileceği günü iple çeken insanlar vardır’.

Sadakat, insana ait bir sorumluluktur. Sorumlu olan bizzat insanın kendisidir. Sadakat eğer bir görevse, bu görev insan bedenine ya da bedenin bir bölümüne ya da bu bölümdeki bir nörokimyasal sürece ya da bu süreçte yer alan herhangi bir hormon ya da nörotransmittere yüklenemez. Eğer böyle olsaydı insan olmak ne kolay olurdu. İşin gerçeği, o zaman ‘insan olmak’ diye bir şey olmazdı. Öyle ya, hormonlar görevini yapmıyorsa insan ne yapsın. Bu tam bir materyalist indirgemeci yaklaşımdır. Şimdi bu indirgemeci yaklaşımın sonuçlarını biraz daha açalım. Eğer sadakatten bazı hormonlar sorumluysa ihanetten de sorumlu bazı hormonlar olması gerekir. Ya da ihanet, sadakat hormonlarının görevlerini yapamamalarının ikincil bir sonucu olabilir. İki durumda da sonuç değişmez. Her iki durumda da ihanetin bedeli en azından bir vicdan azabı değil, gerekli hormon preparatını satın almak olur yalnızca. Alıntıladığım ikinci cümlede de sadakat hormonlarının aşısını heyecanla bekleyen eşlerden bahsediliyor. Sadakatsizlik bir hormon aşısıyla çözümlenemeyecek kadar girift bir ilişki sorunudur. Öyle girift ki arka planında bir yığın psikolojik, sosyokültürel dinamik vardır. Bu dinamikler anlaşılmadan insan anlaşılamaz. Bu arada, sadakati önemseyen eşlere şu kötü haberi de verebiliriz; insani ilişkilerin giderek parçalandığı postmodern narsizm çağında sadakat hormonlarından daha çok ihanet hormonlarının talibi olacaktır.

Aşkın biyokimyasına dair medyada yer alan yazıların büyük bölümünde yukarıda eleştirdiğimiz indirgemeci yaklaşım ve abartılı üslup kullanılıyor. Yazıların genel havası şöyle; ‘Bilim aşka el atıp onu laboratuvara soktu. Aşktan sorumlu hormonlar birer birer keşfediliyor’.

Verilerin yorumlanmasına ilişkin vahim yanlışlar bir tarafa, bu çalışmaların pek azı insanlar üzerinde yapılmış. Oysa insanlar üzerinde yapılan pek az çalışma var. Laboratuvar çalışmalarının büyük bölümü deney farelerinin davranışlarıyla ilgili. Örneğin bu deneylerden birinde tek eşli ve çok eşli iki tür tarla faresinin beyni incelenmiş. Bu iki tür arasındaki temel farkın, beyinlerindeki oksitosin ve vazopressin hormon reseptörlerinin yerlerinin değişikliği olarak bulunmuş. Farelerin davranışlarıyla beyin biyokimyaları arasındaki ilişkiler belli bir ölçüde insan davranışlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Ama nihayetinde insan, fare değildir.

Diyelim ki benzer bulgular sadık insanlarla sadakatsiz insanların beyinlerinde de gösterilsin. Ben de, çok büyük bir ihtimalle her iki grubun beyin biyokimyalarının farklı olduğunu düşünüyorum. Ama bu veriler bize, insani sadakatin bu hormonlara indirgenebileceğini söylemez ki. Şimdi de insanlarda yapılan bir deneye bakalım. Bir grup deneğe (âşığa) bir kez sevgililerinin bir kez de herhangi bir kişinin resmi gösterilmiş ve her iki durumda beyin etkinliği tespit edilmiş. Âşıklar sevgililerine bakarken, ventral tegmentum ve limbik sistem denen beyin bölgelerinin etkinleştiği görülmüş.

Bu arada dopamin ve noradrenalin gibi uyarıcı nörotransmitter düzeylerinin yüksek, serotonin düzeylerinin ise düşük olduğu gözlenmiş. Peki bu verileri nasıl yorumlayalım? Mesela şöyle diyebilir miyiz? Beynin ventral tegmantum ve limbik sistemi âşık olur ya da âşık olan beyindir. Eğer indirgemeci materyalist bir zihnimiz varsa diyebiliriz. Oysa âşık olan, bedeni de muhtevi, insan denen mahluktur. Ama bu, aşk hali içinde beynin ve bedenin biyokimyasının değişmediği anlamına gelmez.

Aslında yukarıdaki deneyin nihai anlamı, İbni Sina’nın genç bir erkeğin hastalığını nabzını tutarak teşhis etmesinden çok farklı değil. Anlatıldığına göre İbni Sina, hastalığı bir türlü teşhis edilemeyen bir delikanlının asıl sorununun bir aşk derdi olduğunu anlar. Başucuna oturur, nabzını tutar ve sohbet etmeye başlar. Konuşma esnasında sevgilisiyle ilgili olabilecek bahisler açıldıkça delikanlının nabzı hızlanır. Sonunda büyük hekim kalp atım hızındaki değişikliklerin izini sürerek, gencin kime âşık olduğunu ve maşukunun nerede yaşadığını tespit eder. Ama aynı İbni Sina aşk üzerine bir risale yazar ve bu kitapçıkta basit cansız maddede bile aşkın var olduğunu söyler. Daha sonra nebati ve hayvani nefislerdeki aşkı anlatır ve aşk bahsini İlahi aşkla noktalar. Ama günümüzün popüler aşk bilimi yazılarında İbni Sina’daki gibi aşkın ne tanımı vardır ne de kategorileri.

Konunun bir diğer boyutu da aşk denen ruhsal durumun giderek bir psikiyatrik soruna indirgenir olması. Elbette aşk bir psikiyatrik sorunmuş gibi görünebilir ya da gerçekte psikiyatrik bir sorun aşk suretine bürünebilir. Bütün bunları ayırt edebilmek için biraz olsun aşkın farklı vechelerini görebilmek gerekir. Bu konuyu detaylandırmayacağım. Ama en azından popüler aşk biliminde sözü edilen aşklarla, Yunus’un, Mevlânâ’nın bahsettiği aşk arasında bir nitelik farkı olduğunu görelim. Yoksa böyle der miydi Yunus;

İşidin ey yarenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere verilmez
Hürmetli nesnedir aşk

PROF. DR. HAYRETTİN KARA

Kaynak:Ailem/Zaman


Responses

  1. bir kelime eksizliğinde yaşamısız da farkında değiliz oysa burunmuzun dibinde olan şanşları kaybetmek uğruna yaşamasız bir insan der mi ben aşk insanıyım diye? diyemez çünkü aşk en kutsal olandır ancak biz aşkı doğru tanıymadık ya aşk bize uzak ladı yada biz aşkı teptik ama ne diyorum en güzel aşkı tarif eden şairlerimiz onlar olmasa aşk cehenemini bilirdik en güzel kelimeliriniz sizinle olsun teşekkürler

  2. onu çok özlüyorum

  3. çok harika bende onu çok seviyorm

  4. walla ben sewiorum oda bilio ben baska biyere taşıncaımı duyunca 3 gün arkamdan ağladı şimdide tekrar kawuşcaz………

  5. onu çoooooooooooooook seviyorum.batuhan ı

  6. ben çok seviyomyaaaaaaaaa

  7. yok bulamam bana gore bı kız nalet gelsn bole şeye be

  8. ben aşik oldum onu çok seviyorum kimse
    benimkadar onu sevemez

    • ben aşikoldum çok seviyorum kim se benimkadar onu sevemez


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: